Kayıtlar

Cinderella'nın Üvey Kız Kardeşi

Olmayınca Olmuyor  Bazen bir şeyi çok isteriz ama olmaz. O zaman da "Demek ki olmaması daha hayırlıymış," deyip geçeriz. Eğer iyimser bir bakış açısıyla düşünmüyorsak, isyan eder; günlerce "Neden olmadı?" diye kendimizi yer bitiririz. Oysa bazen, Cinderella masalındaki üvey kız kardeşin ayağına uymayan cam ayakkabı gibi, zorlamaya gerek yoktur. Hepimiz Cinderella olmak zorunda değiliz. Herkes aynı cam ayakkabıyı giymek zorunda da değil.  Olmayınca olmuyor; zorlamamak gerek. Gün gelir, bin kapı ardından bir tanesi açılır – ve işte o kapı, bizim için doğru olan, beklediğimize değen kapıdır. Hayatta umutsuzluğa kapılmak, bana göre daha büyük olumsuzlukları beraberinde getiriyor. Ne zaman olumlu ve pozitif düşünmeye kendimi adapte etmeye başladım, o zaman bazı şeylerin yoluna girdiğini fark ettim. Doğru sandığımız yanlışlar uğruna çabalamak, bazen boşa kürek çekmek gibidir. Belki de yol değiştirmek, en doğru çözümdür.  Zehirli Sarmaşıklar Yerine Kasımpatılar Güller Ark...

Kendini Pizza Sanan Börek ve Ütopya Maskesi Takmış Distopya

Yufkadan Pizza Geçenlerde canım pizza çekti. Hamur yoğuracak zamanım yoktu. O yüzden, elimdeki malzemelerle ne yapabilirim diye internette yayınlanmış tariflere baktım. Şansıma yufka tabanlı pizza çıktı. "Hamur yoğurma derdi olmadan" demek yerine, hamursuz diye anlatılmıştı. Yufka da un, su ve tuzdan oluşan bir hamur değil mi zaten? Tıpkı bazlama, lavaş, pide ya da ekmek gibi… Hepsi aynı kökten, aynı özden geliyor. O zaman biz de bir tane hamursuz pizza(!) yapalım. Belki de tadı güzel olacak ki, eminim güzel olacak. Ama bir şeyler eksik değil mi yine de? Bu, daha çok börek oldu sanki... Ama ben pizza istiyordum. Kendini pizza sanan börek gayet lezzetli olmuştu. Afiyetle yedim, yanında da ayran içtim. Ama aklımda bir fikirler silsilesi dönmeye başladı. Bu pizzamsının havası bir başkaydı. Onu hafife almışım; bana ilham olacak kadar bol malzemeliydi. Canını çektirdim mi? Evet, belki de. Ama şimdi itiraf ediyorum: O pizzayı aslında hiç yapmadım da yemedim de. Hayal kırı...

MUTLU OLMA SANATI (!)

  Yazmak ya da Yazmamak İşte Tüm Mesele Bu Mutlu olduğumda yazamıyorum. Mutlu olduğumda o anı yaşamak daha yerinde gibi sanki. Bu konuda yalnız mıyım, değil miyim bilmiyorum. İyi hissedemediğim zamanlarda ise yazıyorum. Yazdıkça rahatlıyorum; kendimi harika hissetmesem de, daha iyi hissediyorum. Kimseye derdimi anlatamadığım, anlatsam da beni anlamadıklarını düşündüğüm zamanlarda, yazarak kendi kendime dert ortağı olmuşumdur. Bakıldığında, çoğu kitap ve film de bir dertten ortaya çıkıyor. Bir derdin olmadan yazamazsın. Metnin temeli her zaman bir dert üzerine inşa edilmiş oluyor. Yazar, eserinde ya derdine çare buluyor ya da bulamıyor. Yine de bazen, alışılmışın dışında bir ruh haliyle yazdığım da oluyor. Bugün, en dipte hissetmediğim; hatta nispeten mutlu olduğum bir ruh haliyle yazmaya karar verdim. “Mutluyum” desem, bu ne ifade ediyor? Sizin için mutluluk nedir, demiştim bir ara. İşte o soruya verdiğiniz yanıtlar, bu yazının doğmasına ışık oldu. İlham verdiğiniz için size te...

PAROL

Resim
  Parol Kadar İşlevsiz Bir Tavsiye: “Takma Kafana” "Başım ağrıyor." Doktora gitsen ağrı kesici yazar, yanındaki biri de “Biraz uzan istersen.” der. Ama “İyi hissetmiyorum.” dediğinde ne derler? Genellikle önce nedenini sorarlar, sonra da hızlıca eklerler: “Takma kafana ya.” Oysa zaten yapamadığım şey tam da bu değil mi? “Kafaya takmamak.” Ağır Bir Yük Omuzlara binen yük ağırdır. Yorganların altına gömülür beden. Bir lokma yemek yemeden, su içmeden, konuşmadan, gülmeden geçer günler. “Ne oldu sana? Sen böyle değildin önceden.” derler. Oysaki senelerin verdiği yorgunluk, zorbalıklar, lafta iyilik için söylenen sözler, boğazında düğüm düğüm olan cümlelerdir olan biten. Sorulan sorunun yankıları karşısında uzun bir sessizliğe gömülür duvarlar. O an ağzını bıçak açmaz. Konuşmayı bile hak etmediğini düşünürsün. Böylece yaşama isteğini alıp götüren karabasandır depresyon. O zaman neden hafife alınıyor? Eskiden "Eskiden böyle şeyler yoktu. İnsanlar gül gibi geçinip yaşa...

AŞK DENEN ŞEY

  Soyut Bir Kavram: Aşk Aşk nedir? Tanımlaması zor fakat varsayıma açık soyut bir duygu. Kimine göre kalp ağrısı, kimine göre çekilmez bir cefa; kimine göre asırlarca süren bir sefa, kimine göre ise karnında uçan birkaç kelebek... Hayal mi, gerçek mi? Tanımlar değişir, fikirler ayrılır ama aşkın dokunduğu yer kalptir; bu hep aynıdır. Her kapı bir şekilde aşka aralanıyor. Bazen bir şarkının hüznüyle yüreğimizi burkarken, bazen filmlerde yılların hasretini çekmiş iki aşığın kavuşmasıyla katarsis yaşatıyor. Aşk, zaman zaman çıkmaz sokak gibi görünse de hepimize derinden dokunuyor. Sinema Perdesinde Aşk: Before Sunrise Aşk böylesine yoğun bir hisken, doğal olarak sinema perdesine de yansıyor. Aşk denildiğinde aklınıza gelen ilk film ne? Benim için bu sorunun cevabı net: Before Sunrise. Ama bugün, serinin yalnızca ilk filmine değil, tamamına birlikte göz atacağız. Evet, hazırsanız başlayalım. Bir aralık akşamı izlemeye başladığım seri, Before Sunrise (Gün Doğmadan) ile başlıyor. Perde, ...

HERKESLEŞMEK

HERKESLEŞMEK  Sıcak, Soğuk, İnsan Sıcacık yuvamızın huzuru bize yetmez oldu. Raflara dizilmiş çerçeveler, duvarlara asılmış tablolar, şen kahkahaların eşlik ettiği sohbetler... Hepsi adeta vitrinlerde unutulmaya mahkûm bırakılmış, kimsenin aklına gelmeyen çeyizlik porselenler gibi soğudu. Zamanında değer biçilmiş ne varsa unutulup gitmiş, zamanın hezimetine uğramış. Büyüklerimizin her köşeye örttüğü el emeği, göz nuru dantel örtüler nasıl unutulduysa; kitaplar da bir o kadar unutulmuş raflarda. Eline alan olsa, üzerindeki bir parmak tozu üflemeden, iki üç kez öksürmeden sayfaları göremeyecek. Kimse de alıp okumadığından raflara kaldırılıp tozlanmaya terk edilmiş biblolardan farkı kalmamış. Hoş, bazılarımız insaflı da arada bir bibloların tozlarını şöyle bir aldırıveriyor ama kitaplar unutulmaya mahkûm edilmiş. Ne hazin bir son...   Gerçeklik Gerçek Olabilir Mi? Çok da şaşırmamak lazım olan bitene. Ne de olsa gri betonların arasında sıkışıp kalmışız her birimiz. Eğer ye...

BATAKLIK

BATAKLIK  Dünya bir sahne gibi, biz ise onun üzerinde performans sergileyen oyuncularız. Hayata sonunu bilmeyerek geliyoruz. Yaşadıkça, sonunu bildiğimiz bir hayatı yaşamak anlamsız gibi sanki... En azından bazen böyle düşünürken buluyorum kendimi. “ Hayatı dilediğince yaşa ” zırvalarına inanasım gelmiyor. Dünyaya geldiğimiz andan ölene kadar çoğumuz aynı hayatın farklı versiyonlarını yaşıyoruz. Aslında bakarsanız hayatımız Hollywood filmlerindeki monotonluktan bile sıkıcı olabiliyor.  Doğuyoruz, büyüyoruz, okula başlıyoruz, mezun oluyoruz sonra iş bulmak zorundayız. Bazılarımız daha cesur olmalı ki monotonluğa meydan okuyor. Yaşadığımız hayatı kendimiz için mi yaşıyoruz, yoksa başkaları için mi? Kendime bu soruyu defalarca, hatta abartmak gerekirse her gün sordum, soruyorum. Cevabını bir bulabilsem bu monotonluğa boyun eğişlerim bir anlam kazanacak ancak nafile. Hatalar yapıyoruz, hatalarımızdan ders alıyoruz ya da almadan defalarca tekrarlıyoruz. İnsan denen varlık, ne de ol...