AŞK DENEN ŞEY
Soyut Bir Kavram: Aşk
Aşk nedir? Tanımlaması zor fakat varsayıma açık soyut bir duygu. Kimine göre kalp ağrısı, kimine göre çekilmez bir cefa; kimine göre asırlarca süren bir sefa, kimine göre ise karnında uçan birkaç kelebek... Hayal mi, gerçek mi? Tanımlar değişir, fikirler ayrılır ama aşkın dokunduğu yer kalptir; bu hep aynıdır.
Her kapı bir şekilde aşka aralanıyor. Bazen bir şarkının hüznüyle yüreğimizi burkarken, bazen filmlerde yılların hasretini çekmiş iki aşığın kavuşmasıyla katarsis yaşatıyor. Aşk, zaman zaman çıkmaz sokak gibi görünse de hepimize derinden dokunuyor.
Sinema Perdesinde Aşk: Before Sunrise
Aşk böylesine yoğun bir hisken, doğal olarak sinema perdesine de yansıyor. Aşk denildiğinde aklınıza gelen ilk film ne? Benim için bu sorunun cevabı net: Before Sunrise. Ama bugün, serinin yalnızca ilk filmine değil, tamamına birlikte göz atacağız. Evet, hazırsanız başlayalım.
Bir aralık akşamı izlemeye başladığım seri, Before Sunrise (Gün Doğmadan) ile başlıyor. Perde, tren yolcularının arasındaki küçük bir tartışmayla açılıyor. Kalabalığın içinde duru güzelliğiyle Celine (Julie Delpy) dikkat çekiyor; karşısındaki koltukta ise çapkın görünüşüyle Jesse (Ethan Hawke) beliriyor. İkili, birbirlerine okudukları kitapları gösterip gülümsüyor. Ardından tren yolculuğundan Viyana sokaklarına, oradan da gün doğana dek uzanan bir bağ kuruluyor. Aşkın ilk adımları işte tam burada atılıyor.
İki yabancının iki aşığa dönüştüğü filmi izledikten sonra, aşkın gerçekten masallardaki gibi olabileceğine inanmaya başladım. Bu yüzden uzun bir süre etkisinden çıkamadım. Özellikle Celine karakteri bana çok dokundu çünkü onda kendime benzer parçalar buldum. Hem o hem de Jesse, derin sohbetleri seven, sanatçı ruhlu karakterlerdi.
Oyuncular Julie Delpy (Celine) ve Ethan Hawke (Jesse), rollerine öyle doğal yerleşmişti ki bazı sahnelerde karakter değil, kendileri gibi hissettirdiler. Julie Delpy'nin de karakteri gibi Fransız olması, Ethan Hawke’ın Amerikalı olması; rollerindeki doğallığı artıran küçük ama güçlü detaylardı.
Ancak filmin güzelliği yanında beni rahatsız eden bir yönü vardı. Her şey ne kadar durağan ilerliyor gibi gözükse de, bir o kadar da aceleydi. Tıpkı aşk gibi.
Before Sunset
Serinin ikinci filmi Before Sunset (Gün Batmadan), Jesse’nin o anlamlı geceyi anlattığı kitabın Paris’teki imza günüyle başlıyor. Celine ise Jesse’yle yeniden görüşebilme umuduyla orada. Tatlı bir tesadüfle başlayan bu buluşma, aradan geçen yıllarda hayatlarına neler sığdığını yavaş yavaş ortaya çıkarıyor. Paris sokaklarında birlikte vakit geçiren ikili, filmin sonunda Celine’in evine geliyor. Jesse, uçağını kaçırmak pahasına kalıyor. Celine'in ufak serenadı ve Nina Simone eşliğindeki dansıyla film bitiyor ama izleyici biliyor ki Jesse'nin gerçekten kaçırmadığı şey, orada kalmak oluyor.
Tempo düşük, diyaloglar ağır ama bir o kadar da merak uyandırıcı. Before Sunset, herkese hitap etmeyebilir, evet. Ama seveni için çok şey söylüyor. Gerçek aşkın zamanla silinmediğini, bazen yıllar sonra bile yeniden başlayabileceğini hatırlatıyor. İlk filme göre daha olgun, daha samimi ve daha inişli çıkışlı. Celine ve Jesse artık gençliğin hezeyanını geride bırakmış; hayata karşı biraz yorgun ama birbirlerine daha açıklar.
Filmin kapanış sahnesinde Celine’in çaldığı o şarkıyı hâlâ zaman zaman açar dinlerim. Hatta bazen gitarımı alıp hem çalar hem söylerim. Merak edenler için: Şarkının adı Waltz for a Night. Celine, bu şarkıyı Viyana sokaklarında birlikte geçirdikleri o gece için yazmıştı. Tıpkı Jesse’nin o geceyi anlattığı kitabı gibi…
Before Midnight
Serinin son filmi ise Before Midnight.
Üçlemenin en rahatsız edici, hatta belki en gerçekçi olanı. Before Midnight, aşkın yıllar boyunca kusursuz kalması gereken bir içgüdü olmadığını hatırlatıyor. Hatta mükemmel olsaydı, belki de aşk olmazdı.
Detaylara indiğimizde, aslında pek de mutlu olmadıklarını görüyoruz. Jesse sürekli iş seyahatlerinde; Celine ise hiç istemediği bir hayatın içinde sıkışıp kalmış. Çoğu zaman yalnız, çoğu zaman çaresiz. Jesse’nin sadakatsizliği de satır aralarında hissediliyor. Film, bunları ikilinin tartışma sahnesiyle bize açıklıyor. Kavga ediyorlar. Birbirlerine en acı gerçekleri söylüyorlar. Kavganın getirisiyle Celine, kapıyı çarpıp odadan çıkıyor. Jesse bir süre sonra onun peşinden gidiyor. Her şeye sıfırdan başlamayı teklif ediyor.
Üçüncü film, bir peri masalı gibi başlayan hikâyenin gerçeğe evrilişi. Sonrasında ne olduğunu bilmiyoruz. Film açık uçlu bitiyor. Tıpkı bazı ilişkiler gibi.
İzlemeye Değer mi?
Üçlemedeki her filmin kendine has bir yapısı var. Yönetmen, klasik bir filmde görmeye alıştığımız giriş-gelişme-sonuç yapısını tek bir hikâyeye değil, üç filme yayarak anlatmayı tercih etmiş. Böylece filmler arasındaki merak duygusunu canlı tutuyor.
Ethan Hawke ve Julie Delpy’nin arasındaki o doğal uyum, her sahnede kendini hissettiriyor. İzlerken asla yabancılık çekmiyorsunuz.
Eğer yol üstü sohbetlere, tesadüflere, suskunluklara, yarım kalmış cümlelere dair bir şeyler arıyorsanız, Before üçlemesine mutlaka şans verin. Bir şey kaybetmezsiniz; aksine, belki biraz kendinizi bulursunuz. Ama eğer hız, aksiyon, kovalamaca arıyorsanız… o zaman bu filmler size fazla yavaş gelebilir. Onu da en baştan söylemiş olayım.
O kadar güzel yazmışsın ki, gerçekten ilgimi uyandırdılar 💗 gerçek aşkı, hayatımızın içindenmiş gibi hissettiren filmlere bayılırım :,) buna da mutlaka şans vereceğim güzel önerin için teşekkür ederimm 💗
YanıtlaSilNe demek rica ederim 💕
Sil