HERKESLEŞMEK

HERKESLEŞMEK 


Sıcak, Soğuk, İnsan

Sıcacık yuvamızın huzuru bize yetmez oldu. Raflara dizilmiş çerçeveler, duvarlara asılmış tablolar, şen kahkahaların eşlik ettiği sohbetler... Hepsi adeta vitrinlerde unutulmaya mahkûm bırakılmış, kimsenin aklına gelmeyen çeyizlik porselenler gibi soğudu. Zamanında değer biçilmiş ne varsa unutulup gitmiş, zamanın hezimetine uğramış. Büyüklerimizin her köşeye örttüğü el emeği, göz nuru dantel örtüler nasıl unutulduysa; kitaplar da bir o kadar unutulmuş raflarda. Eline alan olsa, üzerindeki bir parmak tozu üflemeden, iki üç kez öksürmeden sayfaları göremeyecek. Kimse de alıp okumadığından raflara kaldırılıp tozlanmaya terk edilmiş biblolardan farkı kalmamış. Hoş, bazılarımız insaflı da arada bir bibloların tozlarını şöyle bir aldırıveriyor ama kitaplar unutulmaya mahkûm edilmiş. Ne hazin bir son...

 

Gerçeklik Gerçek Olabilir Mi?

Çok da şaşırmamak lazım olan bitene. Ne de olsa gri betonların arasında sıkışıp kalmışız her birimiz. Eğer yeterince şanslıysak, iki üç ağaç görüyor, geceleri gökyüzüne bakabiliyoruz. Nefes almak istesen beton soluyorsun adeta. Her yerde bir inşaat tozu, gürültüsü, pası, kiri... Alabildiğimiz nefes kesik kesik, bir o kadar da geniz yakıcı olsa da şükretmek lazım halimize. Sokakta yürürken insanlar bile gri. Monokrom renkler, tekdüze ve sıkıcı. Sanki bir kara büyü var üzerimizde. Siyah beyaz olmaktansa arayı bulup gri olmak daha iyi olabilir belki. Siyahın asilliği, beyazın naifliği kalmamış. Arafta kalmış bir insan topluluğu: Ne gerçek, ne gerçek değil? Yapay zekânın da günden güne gelişmesiyle gerçeği, gerçek olmayandan ayırmak güçleşti. Peki ya...? diye düşünüyor insan.

 

Kırmızı mı, Mavi mi?

Kimsenin henüz kırmızı hapı seçmediğine o kadar eminim ki... Hepimiz mavi olanı aldık ki buradayız. Kim bilir, belki de bundan haberimiz bile yok. Ütopya demeye bin şahit isteyen uyduruk distopyamızda fanus içinde yaşıyoruz. “Buraya ait değilim” hissi peşimi bırakmıyor. Göçebe yaşayan atalarımdan bana miras kalmıştır, ne bileyim, ben de uzaklara göçme içgüdüsünü taşıyorumdur diye kendimi avutmaya çalışıyorum. Bunu sorgulayan tek kişi ben değilim diye düşünüyorum. Her şey otomatik; gri, bir o kadar da bulanık. Gördüğüm rüyalar, gerçek diye dayatılanın içinde geçiyor. Aynı oda, aynı mobilyalar, aynı evdeyim, aynı yataktayım, yerdeki mozaik halı bile orada. Sonra gri bir gölge üzerime abanıyor. Hareket edemiyorum. Uyku felci geçiriyorum. Bunun farkına varınca “Ya uyanamazsam?” telaşı sarıyor. Güç bela uyanabiliyorum fakat iyi mi ettim, kötü mü, bilemiyorum. Gözlerim açık mı, parmaklarım hareket edebiliyor mu diye bakıyorum. Hepsi geçti, her şey yolunda. Gerçekten yolunda mı? Öyle olduğuna mı inandırıyorum kendimi?

Cevabını gayet net biliyorum. Kabullenmek istemiyorum. Kabullenmek, inanmanın yarısıdır. Bir yanım da diyor ki: İnançsız bir fani, hayata tutunamaz. Gelenekler, kurallar, toplumsal normlar derken kendimle çelişiyorum. Grilere hapsolmuş ruhlarız; ruhumun da gri olduğunu hissediyorum.

 

Tüketim Çılgınlığı

Pek azımız nereden gelip nereye gittiğini merak ediyor. Rüzgâr nereye eserse oraya gidiyoruz. Sorgulama kabiliyetimiz silinmeye başlıyor. İrademizi düşüncesizlikle törpülemişiz. Herkesleşiyoruz; sosyal medya trendleri sağ olsun, dışarıda birbirinin aynısı en az on kişi var. Kapitalizm, ister istemez bizleri birer kukla yerine koyup iplerimizi oynatıyor. Bu derece kontrol edildiğimizin farkında bile değiliz. Peşimizden gelen gölgemiz gibi kapitalizm. Herkesin herkese dönüşmesi de bu sebepten olsa gerek. En üzüldüğüm kısmı da: Tüm bu düzen, hisleri de beraberinde götürdü. İçi boş kabuklara dönüştük. Doyumsuz olduk. Elimizde olan işimizi görürken, sırf daha iyisi çıktı diye onu satın almak istiyoruz. Dolapların kapağı kıyafetten kapanmazken kıyafet satın alıyoruz. Elimizdekilerle yetinemez olduk. Delirmişçesine tüketiyoruz ve asla doymuyoruz. İnsanlar, her şeyi kolayca tüketip atmaya kodlanıyorlar. Tek yaptıkları kendilerini düşünmek: Bir sonraki alacakları bilmem ne marka mobilyayı, sonraki öğünde içecekleri bilmem ne marka kahveyi, akşam yemeği için sipariş edecekleri bilmem ne marka pizzayı... Bu süreç insanların ilişkilerine de yansıyor. Böylece insanlar da tek kullanımlık ürünler gibi görülmeye başlanıyor. Toplumu oluşturan her birey, sadece kendi çıkarlarını gözetir hâle geliyor.

 

İdealar ve Fenomenler

Gerçekliği sorgulamak, insanoğlunun geçmişten bugüne devam ettirdiği bir eylem. Bunu tabii ki tinsel açıdan da ele alabiliriz. Birçok dinde bu hayatın gerçek olmadığı ve ahiretin gerçek olduğu inancı var. Ancak, felsefe alanında yolumuz Platon'un mağara alegorisine çıkıyor. Platon’a göre idealar ve fenomenler olmak üzere iki ayrı dünya var. İdealar, asıl gerçek olan; fenomenler ise onların yansımaları olarak özetlenebilir. Bir grup insan, mağarada elleri ayakları prangalara vurulmuş şekilde sadece duvara yansıyan gölgeleri izliyor. Duvara yansıyanlar ise ideaların yansıması, yani fenomenler. İçlerinden biri prangalarından kurtulup idealar dünyasına açılıyor. Gerçeği kendi gözleriyle gördüğünde mağaradaki diğer insanlarla paylaşmak istediğinde, ona inanmıyorlar. Her nasılsa, her sorgulama anımda kendimi bu alegorinin içinde buluyorum. Ben, felsefe alanında çalışmalar yapmış biri ya da bir filozof değilim. O yüzden bilgi kirliliği yapmamak adına buradan sonrasını sizin düşüncelerinize bırakıyorum.

 

Öyleyse sana bir soru:

Sen de zaman zaman bu grilikte hapsolmuş, bir fanusta sıkışmış gibi hissediyor musun?

 

Yorumlar

  1. Harika bir yazı. Kaleminize sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim beğenmeniz beni mutlu etti :)

      Sil
  2. Çok gerçekçi, kendimizi düşündüren bir yazı. Emeğine sağlık, uzunca bir süre kendimi hep bir fanusta sıkışmış gibi hissettim :,) yeni yeni yaşayabildiğimi hissediyorum 💗

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Güzel yorumun için teşekkür ederim. Umarım, hayatta her şey dilediğince olur. 💕

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

BATAKLIK

Kendini Pizza Sanan Börek ve Ütopya Maskesi Takmış Distopya