GEMİ
Yolda Kendime Rastlasam
Tanımam
Dalgalı bir denize yelken
açmış, rotası belli olmayan bir gemi gibiyim. Rüzgar şiddetini günden güne
arttırıyor, ufuk sisten gözükmüyor. Günlerdir dinmeyen fırtına yüzünden gemi
alabora olacak diye ödüm kopuyor. Mürettebata güvenmek istiyorum ama onlar
keman çalmakla meşgul. Geminin batma ihtimalini görmezden geliyorlar. Yarın
belki dünden daha iyi olur, fırtına diner ve tehlike sona erer.
Rotanın kontrolünü ele
alıyorum. Sırtımı başkalarına yaslamak en büyük hatamdı. Bir dahaki sefere
-eğer olursa- mürettabatımda kim olacak ya da birileri olacak mı? Üzerine
detaylıca düşünmeye karar veriyorum.
Dünüm bugünüme denk değil, yarınım ne olacak hiç belli değil. Yine de
umudu elden bırakmamak lazım çünkü önemli olan, fırtına ne kadar güçlü olursa
olsun dineceğini bilmektir.
Bir adaya çarpıyor gemi;
koca bir kayalığın önünde hasar almış halde duruyoruz.Apar topar gemiden inip,
halatlarla sıkıca bağlıyoruz. Adada kimsecikler yok sanki, bomboş sonsuzluğa
uzanan bir bilinmezlik içindeyiz.
Karanlığın içinde belli
belirsiz bir silüet görüyorum: Bir çocuk. Arkasından sesleniyorum ama ben ona
yaklaştıkça uzaklaşıyor benden. Ürkmesin diye temkinli ilerliyorum. Bir kız
çocuğu… Aramıza uzun ağaçlar giriyor.
Bana tanıdık ama bir o
kadar da yabancı bir yüz görmüşçesine bakıyor. Gözlerini kısıyor, uzaktan
uzaktan inceleyebildiği kadarıyla inceliyor. Ben adım attıkça geri çekiliyor.
Sonunda olduğum yerde duruyorum. Çocuk, aynadaki yansımam gibi bir o kadar da
yabancı. “Seni tanımak isterdim” diyor, iç çekerek. Ben ise ona bakıp
gülümsüyorum:
“ Sen hep benimleydin ama büyüdükçe uzaklaştık
birbirimizden. Bazen karanlığın içinde bulanık bir gölge gibisin.”
Ona bir nasihat vermem
gerektiğini düşünüyorum. Kısa bir sessizliğin ardından, “ Kimse için değişme
olur mu?” diyorum. O da bana “ Beni hiç unutma olur mu? Diye karşılık veriyor.
Sonra sanki bir yere yetişecekmiş gibi hızla uzaklaşıyor.
Mürettebatta biri var. Ne
zaman görsem yüzünde hep bir maske takılı.Konuştuğu kişiye göre değişiyor. Bu
kadar maske değiştirmenin ona kendi benliğini unutturup unutturmadığını merak
ediyorum. Onunla konuşmak istemiyorum çünkü yine farklı bir maske takıp kendi
benliğinden bir parçayı da benim için yitirmesini istemiyorum.
Mürettebatın kalanı ise
aynalara düşman olmuş. Bir gün birine ayna lazım oldu, kendi cep aynamı verdim.
Keşke vermeseydim.O günden sonra bana, “Sen değiştin, seni tanıyamıyorum artık”
dedi. Daha fazlasını da söyledi ama anlatmasam daha iyi. Sonunda benimle
konuşmayı tamamen kesti. Meğer sadece ona bir ayna verdiğim için benden nefret
eder olmuş.
Gemi tekrar yol alıyor.
Bu kez yolculuğun en sert kasırgası başlıyor. Rüzgâr dümeni sağa sola
savuruyor, güverte gıcırdıyor. Zihnimde sorular yankılanıyor, çığ gibi büyüyor:
“Ben kimim? Neden böyleyim?” Mürettebat, “Bu fırtına daha önemli, senin iç buhranın kimsenin umurunda değil,” diyor. Hak
veriyorum ama içten içe kendimi anlamaya çalıştığımı, onlar tarafından
anlaşılmaya ihtiyacım olduğunu da biliyorum. Dinlemek istemiyorlar. Dalga
geçiyorlar: “Ergenlik ya, geçer” diye hafife alıyorlar.
18 yaşına yaklaştıkça ufukta yeni adalar görünüyor. “Hele bir 18 olayım” diye hayaller kuruyorum. 18 olduğumda ise cennet diye gösterilen o adaya varıyorum ama diğerlerinden daha beter olduğunu görüyorum. Cennetten arsa satan rahiplerin olduğu, bir daha bulunmak istemeyeceğim bir ada… Tüm hayallerim yıkılıyor. Her şeyi yapabilme özgürlüğü kazanacağımı sanırken, bu özgürlük bana hapishane duvarları örüyor. Yetişkin görülüyorum evet ama hâlâ çocuk muamelesi görüyorum. Geçen senelerden pek farklı değil insanların tutumu, davranışları ve beklentileri. 18 yaşım boş umutlar adasından kurtulma çabamla geçiyor. Yine de bu yaşın verdiği özgüven beni esaretten kurtarıyor.
19 yaşına girerken geride
kalan 10’lu yaşların sonuna gelmiş olmanın yükünü hissediyorum. Hayatta ne
istediğime karar vermem gerektiğini anlıyorum. Gemi ağırlaşıyor; toplumun
beklentileri kum torbaları gibi güverteye yığılmış. 18 yaşında özgüveni yüksek
biriyken, 20 olduğumda duruluyorum. “20 olduysam, 30 da olurum, 40 da…” diyorum
belki ama içimde hâlâ çocukluk özlemi var.
Yirmi yaşında eve
dönüyorum. Hiçbir adaya gidemiyorum. Kendi dünyamda yaşamaya başlıyorum. Ara
sıra “Neden hep bir köşede yazı yazıyorsun, daha önemli işlerimiz var”
diyenlerin fısıltılarını duyuyorum. Denizin bana iyi gelmediğini, hatta beni
deniz tuttuğunu anlıyorum. “Bunca sene neden sevmediğim bir yerde zamanımı
harcamışım?” diye düşünüyorum. Mürettebattan kimse ne yaptığımı merak etmiyor.
Ben onları arayıp ulaşmaya çalıştığımda birkaç kelimeden fazlasını söyleyemiyorum.
Onlar da konuşmak istemiyor belli ki…Bu süreçte sorgulamaya başlıyorum. Her
şeyi teker teker süzgeçten geçiriyor, ne istediğimi anlamaya çalışıyorum. Çok
yalnız hissediyorum ama bu yalnızlık bana güç ve özgürlük tanıyor. Onu
kucaklıyorum. Zihnimde dönen sorular beni kendime yabancı etse de bir yolunu
bulmaya çalışıyorum. Yazıyorum, okuyorum, günlük tutuyorum. En çok da gemide
tuttuğum eski günlüklerime bakıyorum. O kişi ve ben aynı değiliz artık. Bana
bir şeyi hatırlatıyor: “İçimdeki çocuğu.”
Evde geçen üç yılın
ardından 23 yaşına basıyorum. Daha içe dönük olduğum, daha az konuştuğum, her
şeyin saman tadı verdiği bir yaşa giriyorum. Ne yapacağımı bilemediğimden yeni
bir gemi arıyorum çünkü tek bildiğim şey: denize açılmak, yeni adalar
keşfetmek. Bir yaş daha büyüdüğümde yeniden gemiye dönüyorum ama bu kez komuta
bana ait değil; rota başkalarının elinde. Sürekli kutlamalar yapıyoruz,
eğleniyoruz, hayatı önemsemiyoruz. Onların yanındayken hiçbir şeyi kafama
takmıyorum ama yalnız kaldığımda dalgalar üzerime üzerime geliyor. Maskeli adam
ne yapıyorsa onu yapıyorum, aynalara küsmüş mürettebat ne yaparsa onu
yapıyorum. Kendime hiç olmadığım kadar yabancı oluyorum. Bu yaşa veda etmeden
gemidekilere de veda etmem gerektiğini düşünüyorum ama veda edersem konuşmam
gerekeceğinden sessizce uzaklaşıyorum.
Yirmi beş yaşıma ise evimde,
küçük bir pasta ve birkaç mum eşliğinde giriyorum. Yanımda beni gerçekten seven
insanların olmasının en büyük hazinem olduğunu anlıyorum. Onlarca sene
fırtınalı havada, dalgalı denizde alabora olurum korkusuyla ilerlemenin
yorgunluğunu kabul ediyorum. Onun da benim bir parçam olduğunu benimsiyorum ve
ilk kez kendim gibiyim. İlk kez yabancı gibi değilim. İlk kez anlaşıldığımı,
dinlendiğimi görüyorum. Belki hâlâ biraz yabancıyım ama biliyorum ki içimdeki
çocuğa sarılırsam her zorluğu aşabilirim.
Vay be soluksuz okudum..
YanıtlaSil