Kayıtlar

Stars Hollow’un Örnek Kızı: “Rory Gilmore”

Resim
Lorelai Gilmore Gilmore Girls, küçük bir kasaba olan Stars Hollow’da yaşayan Lorelai ve kızı Rory’nin hayatı üzerinden aile, bağımsızlık ve sınıf farkı temalarını işler. Zengin ve ayrıcalıklı bir ailenin tek çocuğu olan Lorelai, ailesinin katı beklentilerine karşı çıkarak kendi hayatını kurmaya çalışan dik başlı bir karakterdir. Christopher ile yaşadığı ilişki sonucunda genç yaşta hamile kalması, onun hayatındaki en büyük kırılma noktası olur. Ailesiyle ilişkisi hep inişli çıkışlı olan Lorelai, doğum yapacağı gün de hastaneye tek başına gider. Rory doğduktan sonra ailesinin yanında yaşamayı sürdürmek yerine kendi hayatını kurmayı seçer ve küçük bir kasaba olan Stars Hollow’a taşınır. Genç ve bekar bir anne olarak bütün sorumluluğu üstlenen Lorelai, bir otelde temizlik görevlisi olarak işe başlar,o işte zamanla yükselir. Rory’yi Stars Hollow kasabasının korunaklı, bir o kadar da samimi atmosferinde büyütür. Lorelai’ın geçmişi, Rory’nin kendini tanıma yolculuğunun başlangıç çizgisidi...

Gerontofobi

Genç Kalmak İsteme Takıntısı  Kaz ayakların belirginleşmiş; güldüğünde yanakların kırışıyor, gözlerinin altı çökmüş, saçlarına kırlar düşmeye başlamış. Aynaya baktığında gördüğün kişinin sen olduğunu kabul etmek istemiyorsun. Vücudunda anlamsız ağrılar, kramplar, sızılar… Ağızda dökülen dişler, ellerde çıkan benekler, dökülen saçlar… Yaşlanıyorsun. Bir gün saçında beliren tek bir beyaz tel bile bunları sana düşündürmeye yetiyor. O teli koparıyorsun, boyuyorsun, hatta yok etmeye çalışıyorsun; görmek istemiyorsun. Yüzünde mimik kalmasa da umursamadan botoks yaptırıyorsun,yüzünü gerdiriyorsun. Fransız askısı, dudak dolgusu, burun dolgusu, bişektomi derken bir noktada durup kendine bakıyorsun ve artık özel hissetmiyorsun. Yüzün sanki sana değil gibi… Aynı kalıptan çıkan yüzlere benzemeye başlamış. İşlemi yaptırdığın güzellik salonu ya da doktor dışında sana gerçekten “çok güzel olmuş” diyen de yok. İnsanlar seni görünce önce bir duraksıyor, sonra: “Ayy güzel olmuş canım” diyerek nezake...

HUBRİS SENDROMU

Ya da Modern Prometheus Frankenstein ismini duyunca zihninizde canlanan görüntü genellikle bellidir: Yeşil tenli, kafasında çiviler olan, baştan aşağı yara izleriyle kaplı dev gibi bir yaratık. Kitabı okuyanlar bilir ki bu imaj, popüler kültürde yer etmiş ve zamanla sempatikleştirilmiş bir yorumdur. Oysa Frankenstein yaratığın adı değil, yaratıcısının adıdır. Romanda yaratığa ait bir isim geçmez; ancak kitabın adında “Frankenstein”ın hemen altında “Ya da Modern Prometheus” ifadesini görürüz. Prometheus, Yunan mitolojisinde Titanlar arasında anılan bir figürdür. Bazı anlatılarda insanı yarattığı ya da insanlığı biçimlendirdiği söylenir; asıl kırılma noktası ise insanlara ateşi vermesidir. Mitin dilinde ateş, yalnızca fiziksel bir unsur değil; yaratıcılığı, bilgiyi, tekniği ve uygarlığa giden imkânları simgeleyen bir armağandır. Prometheus’un bu armağanı Zeus’u öfkelendirir ve bunun bedeli ağır olur: Bir dağın zirvesine zincirlenir; her gün bir yırtıcı kuş (çoğu anlatıda kartal) kara...

SÖĞÜT

Söğüt ağacının gölgesinde uzanmış, bulutların şekillerini izliyorum. Ele avuca sığacak gibi değiller. Her birini kavanozlara doldursam da dolduramam. Yüzüme bir damla düşüyor; sanki bir serzenişmişçesine… Damlalar arttıkça gözlerimi kırpıştırmaya başlıyorum. Yağmurdan kaçmak anlamsız geliyor. Gözlerimi kapatıp düşünüyorum. Aklıma ilk gelen düşünce:  “Eskiden böyle değildim.”  Ardından pişmanlıklar… Rüzgâr ağaçların yapraklarını savuruyor. Toz, pas, kir… Soğuk taşların üzerine kazınmış isimleri düşünüyorum. Daha dün yanımdayken bugün değiller. Ninnileri hâlâ kulaklarımdayken, hikâyeleri hâlâ aklımdayken, onlar derindeler. Gidene mi zor, kalana mı? Çocukken böyle değildim ben. Fotoğraflarda gözlerimi iyice kısar, tüm dişlerimle gülerdim. O çocuk ben değilim sanki… Ninemin söylediği türkünün ezgisine mi saklanmış? Ninem hatırlamayı unutsa da türküsünü unutmazdı. Ne zaman söylesem gözlerinin içi gülerdi. Unutmak mı isterim, hatırlamak mı? Söğüt ağacının altında yağmurun dinmesini ...

GEMİ

  Yolda Kendime Rastlasam Tanımam Dalgalı bir denize yelken açmış, rotası belli olmayan bir gemi gibiyim. Rüzgar şiddetini günden güne arttırıyor, ufuk sisten gözükmüyor. Günlerdir dinmeyen fırtına yüzünden gemi alabora olacak diye ödüm kopuyor. Mürettebata güvenmek istiyorum ama onlar keman çalmakla meşgul. Geminin batma ihtimalini görmezden geliyorlar. Yarın belki dünden daha iyi olur, fırtına diner ve tehlike sona erer. Rotanın kontrolünü ele alıyorum. Sırtımı başkalarına yaslamak en büyük hatamdı. Bir dahaki sefere -eğer olursa- mürettabatımda kim olacak ya da birileri olacak mı? Üzerine detaylıca düşünmeye karar veriyorum.   Dünüm bugünüme denk değil, yarınım ne olacak hiç belli değil. Yine de umudu elden bırakmamak lazım çünkü önemli olan, fırtına ne kadar güçlü olursa olsun dineceğini bilmektir. Bir adaya çarpıyor gemi; koca bir kayalığın önünde hasar almış halde duruyoruz.Apar topar gemiden inip, halatlarla sıkıca bağlıyoruz. Adada kimsecikler yok sanki, bomboş s...

Romeo Juliet’i Sevmedi, Hamlet de Ophelia’yı

  Aşk Eski Bir Yalan mı? Ah, şu zamane aşkları… “Eskiden hiç böyle değildi” cümlesini defalarca duymuşsunuzdur. Ben de duydum. Bu konu hakkında şunu söylemek istiyorum: “Zamane aşkı” denilen şey aslında aşk değil! Aşk; birilerinin dikkatini çekmek için stratejiler kurmak, birini takıntı hâline getirmek, seviyor gibi davranıp içten içe sevmemek, berbat davranıp sonra “seni seviyorum” diyerek işin içinden sıyrılmak değildir. Üstelik her gün yeni bir kavram çıkıyor yetişemiyorum. Love bombing, gaslighting, ghosting haa bir de zombieing… Ben en son orada kaldım yenisi çıktıysa bilmiyorum.  Aslında bunlar zamanın getirisi de değil. Hep vardı, sadece eskiden isimleri yoktu. Okuduğunuz kitaplarda, izlediğiniz filmlerde –hangi yıla ait olursa olsun– etkilerini görürsünüz. Mesela çok uzaklara, 16. yüzyıla gidelim. Aşk denildiğinde aklınıza ilk gelen karakterler kim? Size biraz düşünme payı veriyorum… Evet, doğru bildiniz; Romeo ve Juliet. Dillere destan olmuş bu sözde aşk aslında toksi...

AĞUSTOS

  Ağustos, Arafta Kalmış Bir Ay  Temmuz adeta bir ömür sürdü; oysa ağustos gerçekten de "bir an gibi" geçti. Bunun sebebi, temmuzun kavurucu sıcağına karşılık yaşadığım yerde ağustosun daha serin geçmesi midir, bilmiyorum. Zamanın hızla akıp gitmesi bu ayda daha da belirgin oluyor. Ağustos, yazla sonbahar arasında bir geçiş süreci; hem yazın sıcağını hem de sonbaharın esintisini barındıran, adeta arafta kalmış bir ay. Yine de yaz ayları içinde en sevdiğim hep o oldu. Her ağustosta "August" şarkısını çalıp söylemek de artık benim için küçük bir gelenek. İki yıl önce gitarı doğru dürüst çalamazken şimdi çok daha iyiyim. Gitar çalmaya ilk başladığınızda belki kimse söylemez ama parmaklarınız yara olur. Doğru şekilde kullanmayı öğrenene kadar fazla kuvvet uygularsınız ve parmak uçlarınız yumuşak olduğundan teller acıtır. Zamanla parmak uçlarınız su toplar, soyulur ve sonunda nasır bağlar. O an fark edersiniz ki artık eskisi kadar acımıyor. Hayatta da böyle değil mi?...