Kayıtlar

BAŞLANGICIN SONU

Başlangıcın Sonunu Bilmeden Çocukluk yıllarımı geçirdiğim evi hatırlıyorum. O ev; benim ilk adımlarımı attığım, ilk cümlelerimi konuştuğum, ilk hecemi okuduğum, ilk harfimi yazdığım yerdi... Dünyaya gelişime aynı evin duvarları şahitlik etmişti, aynı evin penceresinden ilk kez dünyayı tanımaya başlamıştım. Oradan bir gün taşınacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. Hayatımın on iki senesi orada geçti. Hep orada kalacakmışım, her şey aynı kalacak gibi hissediyordum. Büyüyordum, büyüdükçe de bazı şeyler daha karmaşık geliyordu. Taşınmak istemiyordum çünkü doğup büyüdüğüm evden başka bir yerde yaşayabileceğimi hayal bile edemiyordum. Yuva bildiğim yer orasıydı, bildiğim ve ait olduğum tek yerdi. On iki yılın ardından taşındık. İşte o an yeni hayatımın ilk adımını atmıştım. Sonrasında hiçbir şey aynı kalmayacaktı. Bilmediğim bir şey ise hayatıma başladığım evden taşınmanın da bir sonun başlangıcı olduğuydu. Yeni eve taşındıktan sonra her şey o kadar farklı ilerledi ki... Taşındığımız ilk...

Stars Hollow’un Örnek Kızı: “Rory Gilmore”

Resim
Lorelai Gilmore Gilmore Girls, küçük bir kasaba olan Stars Hollow’da yaşayan Lorelai ve kızı Rory’nin hayatı üzerinden aile, bağımsızlık ve sınıf farkı temalarını işler. Zengin ve ayrıcalıklı bir ailenin tek çocuğu olan Lorelai, ailesinin katı beklentilerine karşı çıkarak kendi hayatını kurmaya çalışan dik başlı bir karakterdir. Christopher ile yaşadığı ilişki sonucunda genç yaşta hamile kalması, onun hayatındaki en büyük kırılma noktası olur. Ailesiyle ilişkisi hep inişli çıkışlı olan Lorelai, doğum yapacağı gün de hastaneye tek başına gider. Rory doğduktan sonra ailesinin yanında yaşamayı sürdürmek yerine kendi hayatını kurmayı seçer ve küçük bir kasaba olan Stars Hollow’a taşınır. Genç ve bekar bir anne olarak bütün sorumluluğu üstlenen Lorelai, bir otelde temizlik görevlisi olarak işe başlar,o işte zamanla yükselir. Rory’yi Stars Hollow kasabasının korunaklı, bir o kadar da samimi atmosferinde büyütür. Lorelai’ın geçmişi, Rory’nin kendini tanıma yolculuğunun başlangıç çizgisidi...

Gerontofobi

Genç Kalmak İsteme Takıntısı  Kaz ayakların belirginleşmiş; güldüğünde yanakların kırışıyor, gözlerinin altı çökmüş, saçlarına kırlar düşmeye başlamış. Aynaya baktığında gördüğün kişinin sen olduğunu kabul etmek istemiyorsun. Vücudunda anlamsız ağrılar, kramplar, sızılar… Ağızda dökülen dişler, ellerde çıkan benekler, dökülen saçlar… Yaşlanıyorsun. Bir gün saçında beliren tek bir beyaz tel bile bunları sana düşündürmeye yetiyor. O teli koparıyorsun, boyuyorsun, hatta yok etmeye çalışıyorsun; görmek istemiyorsun. Yüzünde mimik kalmasa da umursamadan botoks yaptırıyorsun,yüzünü gerdiriyorsun. Fransız askısı, dudak dolgusu, burun dolgusu, bişektomi derken bir noktada durup kendine bakıyorsun ve artık özel hissetmiyorsun. Yüzün sanki sana değil gibi… Aynı kalıptan çıkan yüzlere benzemeye başlamış. İşlemi yaptırdığın güzellik salonu ya da doktor dışında sana gerçekten “çok güzel olmuş” diyen de yok. İnsanlar seni görünce önce bir duraksıyor, sonra: “Ayy güzel olmuş canım” diyerek nezake...

HUBRİS SENDROMU

Ya da Modern Prometheus Frankenstein ismini duyunca zihninizde canlanan görüntü genellikle bellidir: Yeşil tenli, kafasında çiviler olan, baştan aşağı yara izleriyle kaplı dev gibi bir yaratık. Kitabı okuyanlar bilir ki bu imaj, popüler kültürde yer etmiş ve zamanla sempatikleştirilmiş bir yorumdur. Oysa Frankenstein yaratığın adı değil, yaratıcısının adıdır. Romanda yaratığa ait bir isim geçmez; ancak kitabın adında “Frankenstein”ın hemen altında “Ya da Modern Prometheus” ifadesini görürüz. Prometheus, Yunan mitolojisinde Titanlar arasında anılan bir figürdür. Bazı anlatılarda insanı yarattığı ya da insanlığı biçimlendirdiği söylenir; asıl kırılma noktası ise insanlara ateşi vermesidir. Mitin dilinde ateş, yalnızca fiziksel bir unsur değil; yaratıcılığı, bilgiyi, tekniği ve uygarlığa giden imkânları simgeleyen bir armağandır. Prometheus’un bu armağanı Zeus’u öfkelendirir ve bunun bedeli ağır olur: Bir dağın zirvesine zincirlenir; her gün bir yırtıcı kuş (çoğu anlatıda kartal) kara...

SÖĞÜT

Söğüt ağacının gölgesinde uzanmış, bulutların şekillerini izliyorum. Ele avuca sığacak gibi değiller. Her birini kavanozlara doldursam da dolduramam. Yüzüme bir damla düşüyor; sanki bir serzenişmişçesine… Damlalar arttıkça gözlerimi kırpıştırmaya başlıyorum. Yağmurdan kaçmak anlamsız geliyor. Gözlerimi kapatıp düşünüyorum. Aklıma ilk gelen düşünce:  “Eskiden böyle değildim.”  Ardından pişmanlıklar… Rüzgâr ağaçların yapraklarını savuruyor. Toz, pas, kir… Soğuk taşların üzerine kazınmış isimleri düşünüyorum. Daha dün yanımdayken bugün değiller. Ninnileri hâlâ kulaklarımdayken, hikâyeleri hâlâ aklımdayken, onlar derindeler. Gidene mi zor, kalana mı? Çocukken böyle değildim ben. Fotoğraflarda gözlerimi iyice kısar, tüm dişlerimle gülerdim. O çocuk ben değilim sanki… Ninemin söylediği türkünün ezgisine mi saklanmış? Ninem hatırlamayı unutsa da türküsünü unutmazdı. Ne zaman söylesem gözlerinin içi gülerdi. Unutmak mı isterim, hatırlamak mı? Söğüt ağacının altında yağmurun dinmesini ...

GEMİ

  Yolda Kendime Rastlasam Tanımam Dalgalı bir denize yelken açmış, rotası belli olmayan bir gemi gibiyim. Rüzgar şiddetini günden güne arttırıyor, ufuk sisten gözükmüyor. Günlerdir dinmeyen fırtına yüzünden gemi alabora olacak diye ödüm kopuyor. Mürettebata güvenmek istiyorum ama onlar keman çalmakla meşgul. Geminin batma ihtimalini görmezden geliyorlar. Yarın belki dünden daha iyi olur, fırtına diner ve tehlike sona erer. Rotanın kontrolünü ele alıyorum. Sırtımı başkalarına yaslamak en büyük hatamdı. Bir dahaki sefere -eğer olursa- mürettabatımda kim olacak ya da birileri olacak mı? Üzerine detaylıca düşünmeye karar veriyorum.   Dünüm bugünüme denk değil, yarınım ne olacak hiç belli değil. Yine de umudu elden bırakmamak lazım çünkü önemli olan, fırtına ne kadar güçlü olursa olsun dineceğini bilmektir. Bir adaya çarpıyor gemi; koca bir kayalığın önünde hasar almış halde duruyoruz.Apar topar gemiden inip, halatlarla sıkıca bağlıyoruz. Adada kimsecikler yok sanki, bomboş s...

Romeo Juliet’i Sevmedi, Hamlet de Ophelia’yı

  Aşk Eski Bir Yalan mı? Ah, şu zamane aşkları… “Eskiden hiç böyle değildi” cümlesini defalarca duymuşsunuzdur. Ben de duydum. Bu konu hakkında şunu söylemek istiyorum: “Zamane aşkı” denilen şey aslında aşk değil! Aşk; birilerinin dikkatini çekmek için stratejiler kurmak, birini takıntı hâline getirmek, seviyor gibi davranıp içten içe sevmemek, berbat davranıp sonra “seni seviyorum” diyerek işin içinden sıyrılmak değildir. Üstelik her gün yeni bir kavram çıkıyor yetişemiyorum. Love bombing, gaslighting, ghosting haa bir de zombieing… Ben en son orada kaldım yenisi çıktıysa bilmiyorum.  Aslında bunlar zamanın getirisi de değil. Hep vardı, sadece eskiden isimleri yoktu. Okuduğunuz kitaplarda, izlediğiniz filmlerde –hangi yıla ait olursa olsun– etkilerini görürsünüz. Mesela çok uzaklara, 16. yüzyıla gidelim. Aşk denildiğinde aklınıza ilk gelen karakterler kim? Size biraz düşünme payı veriyorum… Evet, doğru bildiniz; Romeo ve Juliet. Dillere destan olmuş bu sözde aşk aslında toksi...

AĞUSTOS

  Ağustos, Arafta Kalmış Bir Ay  Temmuz adeta bir ömür sürdü; oysa ağustos gerçekten de "bir an gibi" geçti. Bunun sebebi, temmuzun kavurucu sıcağına karşılık yaşadığım yerde ağustosun daha serin geçmesi midir, bilmiyorum. Zamanın hızla akıp gitmesi bu ayda daha da belirgin oluyor. Ağustos, yazla sonbahar arasında bir geçiş süreci; hem yazın sıcağını hem de sonbaharın esintisini barındıran, adeta arafta kalmış bir ay. Yine de yaz ayları içinde en sevdiğim hep o oldu. Her ağustosta "August" şarkısını çalıp söylemek de artık benim için küçük bir gelenek. İki yıl önce gitarı doğru dürüst çalamazken şimdi çok daha iyiyim. Gitar çalmaya ilk başladığınızda belki kimse söylemez ama parmaklarınız yara olur. Doğru şekilde kullanmayı öğrenene kadar fazla kuvvet uygularsınız ve parmak uçlarınız yumuşak olduğundan teller acıtır. Zamanla parmak uçlarınız su toplar, soyulur ve sonunda nasır bağlar. O an fark edersiniz ki artık eskisi kadar acımıyor. Hayatta da böyle değil mi?...

Cinderella'nın Üvey Kız Kardeşi

Olmayınca Olmuyor  Bazen bir şeyi çok isteriz ama olmaz. O zaman da "Demek ki olmaması daha hayırlıymış," deyip geçeriz. Eğer iyimser bir bakış açısıyla düşünmüyorsak, isyan eder; günlerce "Neden olmadı?" diye kendimizi yer bitiririz. Oysa bazen, Cinderella masalındaki üvey kız kardeşin ayağına uymayan cam ayakkabı gibi, zorlamaya gerek yoktur. Hepimiz Cinderella olmak zorunda değiliz. Herkes aynı cam ayakkabıyı giymek zorunda da değil.  Olmayınca olmuyor; zorlamamak gerek. Gün gelir, bin kapı ardından bir tanesi açılır – ve işte o kapı, bizim için doğru olan, beklediğimize değen kapıdır. Hayatta umutsuzluğa kapılmak, bana göre daha büyük olumsuzlukları beraberinde getiriyor. Ne zaman olumlu ve pozitif düşünmeye kendimi adapte etmeye başladım, o zaman bazı şeylerin yoluna girdiğini fark ettim. Doğru sandığımız yanlışlar uğruna çabalamak, bazen boşa kürek çekmek gibidir. Belki de yol değiştirmek, en doğru çözümdür.  Zehirli Sarmaşıklar Yerine Kasımpatılar Güller Ark...

Kendini Pizza Sanan Börek ve Ütopya Maskesi Takmış Distopya

Yufkadan Pizza Geçenlerde canım pizza çekti. Hamur yoğuracak zamanım yoktu. O yüzden, elimdeki malzemelerle ne yapabilirim diye internette yayınlanmış tariflere baktım. Şansıma yufka tabanlı pizza çıktı. "Hamur yoğurma derdi olmadan" demek yerine, hamursuz diye anlatılmıştı. Yufka da un, su ve tuzdan oluşan bir hamur değil mi zaten? Tıpkı bazlama, lavaş, pide ya da ekmek gibi… Hepsi aynı kökten, aynı özden geliyor. O zaman biz de bir tane hamursuz pizza(!) yapalım. Belki de tadı güzel olacak ki, eminim güzel olacak. Ama bir şeyler eksik değil mi yine de? Bu, daha çok börek oldu sanki... Ama ben pizza istiyordum. Kendini pizza sanan börek gayet lezzetli olmuştu. Afiyetle yedim, yanında da ayran içtim. Ama aklımda bir fikirler silsilesi dönmeye başladı. Bu pizzamsının havası bir başkaydı. Onu hafife almışım; bana ilham olacak kadar bol malzemeliydi. Canını çektirdim mi? Evet, belki de. Ama şimdi itiraf ediyorum: O pizzayı aslında hiç yapmadım da yemedim de. Hayal kırı...

MUTLU OLMA SANATI (!)

  Yazmak ya da Yazmamak İşte Tüm Mesele Bu Mutlu olduğumda yazamıyorum. Mutlu olduğumda o anı yaşamak daha yerinde gibi sanki. Bu konuda yalnız mıyım, değil miyim bilmiyorum. İyi hissedemediğim zamanlarda ise yazıyorum. Yazdıkça rahatlıyorum; kendimi harika hissetmesem de, daha iyi hissediyorum. Kimseye derdimi anlatamadığım, anlatsam da beni anlamadıklarını düşündüğüm zamanlarda, yazarak kendi kendime dert ortağı olmuşumdur. Bakıldığında, çoğu kitap ve film de bir dertten ortaya çıkıyor. Bir derdin olmadan yazamazsın. Metnin temeli her zaman bir dert üzerine inşa edilmiş oluyor. Yazar, eserinde ya derdine çare buluyor ya da bulamıyor. Yine de bazen, alışılmışın dışında bir ruh haliyle yazdığım da oluyor. Bugün, en dipte hissetmediğim; hatta nispeten mutlu olduğum bir ruh haliyle yazmaya karar verdim. “Mutluyum” desem, bu ne ifade ediyor? Sizin için mutluluk nedir, demiştim bir ara. İşte o soruya verdiğiniz yanıtlar, bu yazının doğmasına ışık oldu. İlham verdiğiniz için size te...

PAROL

Resim
  Parol Kadar İşlevsiz Bir Tavsiye: “Takma Kafana” "Başım ağrıyor." Doktora gitsen ağrı kesici yazar, yanındaki biri de “Biraz uzan istersen.” der. Ama “İyi hissetmiyorum.” dediğinde ne derler? Genellikle önce nedenini sorarlar, sonra da hızlıca eklerler: “Takma kafana ya.” Oysa zaten yapamadığım şey tam da bu değil mi? “Kafaya takmamak.” Ağır Bir Yük Omuzlara binen yük ağırdır. Yorganların altına gömülür beden. Bir lokma yemek yemeden, su içmeden, konuşmadan, gülmeden geçer günler. “Ne oldu sana? Sen böyle değildin önceden.” derler. Oysaki senelerin verdiği yorgunluk, zorbalıklar, lafta iyilik için söylenen sözler, boğazında düğüm düğüm olan cümlelerdir olan biten. Sorulan sorunun yankıları karşısında uzun bir sessizliğe gömülür duvarlar. O an ağzını bıçak açmaz. Konuşmayı bile hak etmediğini düşünürsün. Böylece yaşama isteğini alıp götüren karabasandır depresyon. O zaman neden hafife alınıyor? Eskiden "Eskiden böyle şeyler yoktu. İnsanlar gül gibi geçinip yaşa...