HUBRİS SENDROMU

Ya da Modern Prometheus

Frankenstein ismini duyunca zihninizde canlanan görüntü genellikle bellidir: Yeşil tenli, kafasında çiviler olan, baştan aşağı yara izleriyle kaplı dev gibi bir yaratık. Kitabı okuyanlar bilir ki bu imaj, popüler kültürde yer etmiş ve zamanla sempatikleştirilmiş bir yorumdur. Oysa Frankenstein yaratığın adı değil, yaratıcısının adıdır. Romanda yaratığa ait bir isim geçmez; ancak kitabın adında “Frankenstein”ın hemen altında “Ya da Modern Prometheus” ifadesini görürüz.

Prometheus, Yunan mitolojisinde Titanlar arasında anılan bir figürdür. Bazı anlatılarda insanı yarattığı ya da insanlığı biçimlendirdiği söylenir; asıl kırılma noktası ise insanlara ateşi vermesidir. Mitin dilinde ateş, yalnızca fiziksel bir unsur değil; yaratıcılığı, bilgiyi, tekniği ve uygarlığa giden imkânları simgeleyen bir armağandır. Prometheus’un bu armağanı Zeus’u öfkelendirir ve bunun bedeli ağır olur: Bir dağın zirvesine zincirlenir; her gün bir yırtıcı kuş (çoğu anlatıda kartal) karaciğerini parçalayarak yer, gece olduğunda organı yeniden oluşur ve ceza sonsuz döngüye dönüşür. Nihayetinde Herakles onu bu işkenceden kurtarır. Otoriteye karşı başkaldırıyı ve özgürlüğün bedelini de çağrıştıran bu anlatı, dönemin sorgulayıcı düşünce atmosferinde yetişen Mary Shelley’nin Victor Frankenstein’ını “Modern Prometheus” olarak çerçevelemesi için yerinde bir karşılıktır. (1)

Antik Yunan tragedya yazarı Aiskhylos’a (Αἰσχύλος) Zincire Vurulmuş Prometheus (Prometheus Desmotes), yukarıdaki paragrafta anlatılan mitin oyunlaştırılmış hâlidir. Eserin yazıldığı tarih kesin olmamakla birlikte MÖ 5. yüzyılın ortalarına yerleştirilir; ayrıca bazı araştırmacılar oyunun Aiskhylos’a ait olup olmadığı konusunda emin olamadığını dile getirmiştir fakat günümüzdeki basımlar Aiskhylos ismi ile yapılmıştır. Mary Shelley’nin romanının alt başlığında geçen “Modern Prometheus” da adını bu titandan aldığı için buradan hareketle kısa bir bağlantı kurup kaldığımız yerden devam edelim.

Frankenstein

Mary Shelley’nin Frankenstein ya da Modern Prometheus adlı eseri genellikle bilimkurgu ve korku türleri içinde incelenir. Ancak roman, bu tür etiketleriyle sınırlı kalmaz; varoluşu ve insan olmayı, doğanın kurallarına aykırı bir yolla “var edilmiş” bir yaratık üzerinden sorgular.

Victor Frankenstein, doğal yaşam dengesinin kaçınılmaz sonu ölüme meydan okurcasına ölü bedenlerden topladığı parçaları bir araya getirir ve Tanrı tarafından ruh üflenmemiş insana benzeyen boş bir kabuk oluşturur. Ortaya çıkan varlık, tekinsiz bir kabuk gibi görünse de öğrenebilen, düşünebilen ve zamanla konuşmayı sökebilen bilinçli bir canlıdır. Victor, tabiri caizse ölüyü diriltmeye kalkarak tanrıcılık oynar; tıpkı Prometheus gibi kendisine ait olmayan bir sınırı aşar. Bunun bedelini de kaçınılmaz biçimde öder. Günden güne yaşamayı hak etmediğine inanan Victor, yarattığı varlığın intikamı ve peşini bırakmayan gölgesiyle önce acıya, ardından yıpranarak ölüme sürüklenir. Bu açıdan “Modern Prometheus” alt başlığını böyle yorumlayabiliriz.

Yaratık, iri cüssesine rağmen doğduğunda bir bebek kadar savunmasızdır; konuşmayı bile bilmez. Victor, onu ilk gördüğünde dehşete kapılır ve kaçıp gider; kendi yarattığı varlıktan ölesiye korkar. Yaratık zamanla kendini geliştirmeye başlar: Konuşmayı söker, okuma yazma öğrenir. Bu süreçte, yalnız kalmak istemediği için Victor’dan kendisine bir eş yaratmasını ister. Victor önce bunu yapmayı kabul eder ama sonra vicdan azabı ve olası bir tehdit daha istemediği için ikinci bir yaratık fikrinden vazgeçer. Bunun üzerine yaratık, Victor’a hayatı boyunca onun da kendi çektiği acıya benzer bir acı çektireceğine yemin eder. Victor evlenir; evlendiği gece yaratık, eşi Elizabeth’i öldürür. Victor bundan sonra yorgunluktan bitap düşene dek kaçar, yaratık da onu durmaksızın kovalar. Sonunda Kuzey Kutbu’na yakın bir bölgede bitkin düşer ve Robert Walton’ın keşif gemisi tarafından bulunup gemiye alınır; başından geçenleri Walton’a anlatır. Ardından, uzun süren bu kovalamacanın yorgunluğuyla gemide hayatını kaybeder.

Yerli Bir Uyarlama:  “Yaratılan”

Frankenstein’ın hazır yeni ve hâlâ dillerden düşmeyen yabancı bir yapımı varken, muhtemelen çoğumuzun adını bile duymadığı yerli uyarlamamız “Yaratılan” dizisinden bahsetmek istiyorum. Dizide anlatılanları tek tek sıralarsam tekrara düşebilirim; çünkü genel olarak hikâyenin iskeleti korunmuş. Kitapla ilgili hep yabancı yapımlar gördüğüm için yerli bir uyarlamasını izlemek beni ziyadesiyle heyecanlandırdı; hatta yayımlandığı gün, tek solukta izlemiştim. Dizide gereksiz denebilecek sahneler olsa da genel hatlarıyla beğendiğim bir yapım oldu. Dijital bir platformda yayımlanan bu dizi hakkında çok fazla kişinin konuşmaması ise beni üzdü.

Bu yazıyı uzun bir süredir telefonumun notlarında bekletiyordum; belki yarım sene oldu, belki daha da fazla, emin değilim. Sosyal medyada gezerken birden fazla Mary Shelley ve Frankenstein videosuna denk geldim. En son, “Yaratılan” dizisine de değinen ve “muhtemelen bilmiyorsunuz” gibi bir ifadeyle sunulan kısa bir bilgilendirme videosu izledim. O an kendi kendime şunu sordum: “Ben neden yazdığım bu metni tozlanmaya terk ettim?” Kendimi ayıpladım ve yazıyı düzenlemeye başladım.

Frankenstein’ı okurken özellikle mektup bölümleri bana ağır ilerleyen kısımlar gibi gelse de  ilham verici bir kitap olduğunu düşünüyorum. Üzerine yazıp çizen çok olsa da ben de kendimce bir iz bırakmak istedim. Bundan sonra beni etkileyen ve belki siz bilmeseniz bile hakkında bir şeyler karaladığım karakterler üzerine yazmayı düşünüyorum. Belki aranızda kitabı okumayan ya da okumayı erteleyen, aklında soru işaretleri olanlar da vardır. Son olarak, bu yazıyı yayımlamam için beni destekleyen arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.

Ufak(!) Bir Serzeniş

Birbirinin aynı yapımlardan bıkmışken; Yaratılan, Sıcak Kafa, Pera Palas’ta Gece Yarısı gibi yapımların olması umutlanmamı sağlıyor. Sinema bölümü okumama rağmen bu dizilerden bahsettiğim zaman yapıcı yorum yapanlar, yerenlerden daha azdı. Siz de aynı yapımları görmekten sıkılmadınız mı yahu?

Sadece aşk üçgenleri, gerçeği muhtemelen yansıtmayan töre anlatıları, şiddet; burada saymak istemeyeceğim birçok olay işlenen yapımlar almış başını gidiyor. Ne anlattığı doğru dürüst bir şey var, ne de bir kazanım sağlıyor. Yaz dizilerinden şikâyet ederdik ama onlara şükreder hâle geldik. Türk dizilerinin sadece aşk üçgenlerinden ibaret olmadığını, aslında güzel yapımlar da yapabileceğimizi kanıtlamış yapımlarımız varken destek olacağımıza kendi kendimize köstek olduğumuzu düşünüyorum. Kusursuz olanı beklemektense farklı olanı da konuşsak, kim bilir neler değişecek… Unutmayın: En çok izlenen ne ise en çok o çekilir. O yüzden farklı olanın önünü açalım. “Aman ya biz yapamayız” deyip yelkenleri başlamadan suya indirmeyelim.

Bu bahsettiğim yapımların harikulade olduğunu iddia etmiyorum ama en azından televizyonda yayınlanan, üç saate yakın uzunluktaki, ne anlatmak istediği belli olmayan kopyala-yapıştır senaryolardan iyiler ve tekrar söylüyorum: Farklılar!

Türk yapımlarından farklı olanları dışlamak neden? Bırakın, yapabildiğimizle gurur duyalım. “Demek ki yapılabiliyor” diyelim. Reyting uğruna aynı senaryonun temcit pilavı gibi önümüze sürülüp durmasından bıkmadınız mı? Ben bıktım açıkçası ve artık hiçbirine katlanamıyorum.

Eskiden komedi dizileri furyası vardı; insanlar televizyonu gerçekten kafası dağılsın diye izliyordu. Şimdi kafan dağılır diye açıp dert dolduruyorsun; kurgusal karakterlerin hayatına da üzülüyorsun. En azından seçenek olsun, değil mi yani? Ama yok. Farklıysa barınamaz; hemen yayından kaldırılanlara eklenir. Neden? Çünkü dram reyting yapıyor. Dizi süreleri desen neredeyse üç saat; hatta bazıları üç saatten uzun bile olabilir. Yahu o dizileri açan herkes oturup pür dikkat izleyemiyor ki… Kimi ev işi yaparken izliyor, kimi misafirlikte arada bakıyor, “izliyorum” diyor bir yandan başka işle uğraşıyor falan filan. O dizileri cidden izleseler ne kadar saçma anlayacaklar zaten; bence anlıyorlar da. Anlamamazlıktan geliyorlar. Yorumu size bırakıyorum.

O da yetmezmiş gibi aynı diziler hem TV’de hem dijitalde yayınlanıyor. Reklamlar desen yarım saat… Yine de farklı olana bahane bulmaya devam ediliyor. Farklı olana reyting verin biraz, ne olur! En azından reyting buna veriliyor diye iki üç farklı türde bir şey izleriz.

Kaynak

(1)E.K. İSMAYILOV, G. SUNAL/ Çankırı Karatekin Üniversitesi SBE Dergisi 4(1): 199‐222

 

 


Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

BATAKLIK

Kendini Pizza Sanan Börek ve Ütopya Maskesi Takmış Distopya

HERKESLEŞMEK